İbrahim BECER

İbrahim BECER

SELÇUK

Bir şehrin isminin değişmesiyle kaderinin değişeceği, gidişatının bir anda ivme kazanacağı doğru bir önerme midir? Ya da daha elle tutulur bir soru soralım da net cevaplar arayalım; bu yolla beklentileri karşılayan, karşıladığı yetmezmiş gibi beklentinin ötesine geçen bir şehir, ülke veya bir yerleşim birimi duyan, gören oldu mu?
Hadi bırakalım büyük ölçekli şeylerden konuşmayı da öznenin çapını düşürüp empati yapalım: Adımız Hasan ve kendimizi beğenmiyoruz, ortaya elle tutulur bir şey koyamamışız, daha da kötüsü koymak gibi bir gayretimiz de yok. Bu hale neden düştüğümüz konusunda bir özeleştiri mekanizması getirmiyoruz vs. Derken bir aydınlanma yaşıyoruz ve parlak bir fikirle güne uyanıyoruz: Dedemiz Hüseyin'in adını alarak her şeyi sıfırlayacak ve şikayetçisi olduğumuz tüm dertlerden bir anda kurtulacağız. Aynanın karşısına geçtiğiniz zaman Hasan'ı mı görürsünüz yoksa Hüseyin'i mi? Hiç bana bakmayın benim adım İbrahim; bizim akıllımızdan peygamber delimizden padişah çıkıyor. Benim şu anda yaptığım da düşünmeye üşendiğim için topu taca atmak, bolca demogojiyle yoğurmak ve çözümsüzlüğe bir ilmek atmaktan ibaret. 
Eğer çözüm üretmekse kaygımız soru veya sorular bellidir: Yaşadığımız cofrafya göz önünde tutulduğu zaman biz üzerimize yapışmış 'taşra' vasfından nasıl kurtulabiliriz? Dışarıda yaşayan bir Selçuk diasporası var, bunları ne yaparız da geri çağırabiliriz? Ciddi bir beyin göçü veriyoruz; biz çocuklarımıza hangi imkanı tanıyamadık da bu çocuklar geri gelmemek üzere buradan gittiler? Bizlerin vizyoner kimliği, bir şehri yeniden dizayn etmekte yeterli midir yoksa profesyonel bir yardıma ihtiyacımız var mı? Müspet veya menfi, en azından ülke çapında bir değer, isim, marka üretmekte biz neden başarısızız? İsmine güvendiğimiz Efes, yılda olsun olsun iki milyon insanı buraya çekebiliyor. Başarısız olursak yeni rotamız belli midir? Artemis Tapınağı, bu kadar vurgu yapılmasına rağmen ne kadar ihtiyaca cevap verebilir? Didim Apollon Tapınağı ve Kütahya Aizonai Tapınağı ayakta olmasına rağmen geleni gideni pek yok, Parçalı da olsa tek bir sütundan ibaret olan artemis Tapınağı kime göre büyük bir marka? Bu soruları sonsuza kadar uzatabilirim; Çünkü annem ve babam gibi ben de doğma büyüme bu coğrafyanın adamıyım. Yanisi şu ki ben bu sorulara yıllardır kafa patlatan adamım ama işin kolayına kaçmadan. 
Sadece bir isim değiştirmekle bir şeyin değişeceği kolaycılığı bana ilk andan itibaren soğuk gelmiştir. Sanki bir şeyler yolunda gitmemiş de bir günah keçisi aranmış ve hemen bulunup kafalar kuma gömülmüş gibi. Bir anlamda bir şehri cezalandırıp da kendimizi, kendimizden öncekileri sütten çıkmış ak kaşık ilan eder gibi.
Mina Urgan'ın, 'Bir Dinozorun Anıları' kitabında anlattığı bir gelenek vardır: Vaktiyle Afrika'da bir yamyam kabilesinin törensel bir ağacı varmış. Yaşlılar, bu ağaca tırmanabildikleri sürece kabilenin en değerli kişileri sayılır, büyük saygı görürlermiş. Ama ağaca artık tırmanamayacak duruma gelince herkes toplanır, büyük bir şölen düzenlenir ve ihtiyar bir güzel pişirilip yenirmiş.
Bugünlerde burada yaşananlarda farklı bir şey değil aslında; şehrin adının yaşlandığını, artık marka olma vasfını yitirdiğini düşünen birileri karar vermiş, kalem oynatmış ve benim cânım şehrimi yemeye karar vermiş. Neyse ki bir tane öz evladı çıktı da bu katliama sessiz kalmadı. Herşey bir yana, neden iki isim kullanma mahcubiyetine düşüyorsunuz? 'Efes' deyin geçin cancağızım. 'Selçuk' isminin bir şeref eksiği mi vardır ki böyle bir yola tevessül ediyorsunuz? Takdir edersiniz ki bu kadar radikal bir kararın arkasında duran herkesten net olmasını istemek, bizim gibi sıradan insanın beklentisidir.
Kızıma okulda okutulan kitaba bakıyorum: 'Selçuk aslında Efes!' Yazarına ve içeriğine sözüm yok, elbette değerlidir. Lakin nereden icap etti bu tercih, hocama sormak isterim. Bu bir zorlama, bir subliminal mesaj mıdır biri bana anlatsın. Çünkü kitap isimleri önemlidir; mesela ben isim özürlü olduğum için çocukların adını bile anneleri koymuştur. Kendi kitaplarımda da kahramanın ismini koyar geçerim: Efraim ve Tiryandafilya gibi. Selçuk'un aslında Efes olduğu kat'i hükmünü beyinlere kazımak gibi bir görevi olan bu isme sahip kitabın, böyle bir konjönktürde ortaya ansızın çıkması sizce de masum mudur?
Küçük bir çocukken aynaya bir sticker yapıştırmıştım. Üzerinde 'Bugün Allah için ne yaptın?' yazardı. Ben o günden bu yana her sabah aynada o yazıyı gören adamım. Elimden geldiğince hep iyilik yapmaya çalıştım ve bu da beni insanlar nezdinde iyi bir adam yaptı. Bugün ölsem ağlayanım çok olur yani. Düşünsenize ne bir türkü yakanı ne bir öyküsü var bu şehrin. Dekor olarak kendisini kullandığım şehrim adına bir kitap yazdım. Tarihinde kendisine hiç öykü yazılmamış şehrime şimdi öyküler yazıyorum. Ben bir yazarıyım ve elimden bu geliyor. Peki şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin: ' Dün ve bugün bu şehir için, bu şehrin tanıtımı için, hak ettiği yere gelmesi için sen ne yaptın?'
Mesele aynı tonda on ayrı yazma meselesi değil canım benim. Mesele o olsaydı ben romanını yazmıştım. Mesele ne biliyor musunuz: Yüzleşmekten kaçınmak ve aynada benim gördüğümü görememe meselesi.
Ezcümle tarihe not düşmek için yazdığım bir yazıdır bu. Yüzde yüz Selçuklu'yum ve bu şehrin öz evladıyım. Her evlat gibi kendini büyüten, bugünlere getiren babasını köşe başında hırpalanırken gören bir çocuğun ruh haline sahibim şu anda. Gücümle, karakterimle, beni ben yapan kendisine karşı duyduğum vefa hissimle bu haksızlığa asla sessiz kalmayacağım.
Şairin dediği gibi yani: 'Dedim sen şairsin, elindeki taş ne? / Şair aşka boyun eğer zulme değil...'
Ben bu şehre aşığım aşık...

Bu yazı 284 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum